4 hafta önce gönderdi

Karşılaşma

 Sabaha yakın vakitlerdi. Yıllardır bu karşılaşma için hazırlanıyordu. Sonunda onu bulduğuna sevinmişti. Onu gördüğünde ne yapacağını bilememekten korktu. Gözlerine bakmaktan kaçındı. Artık sadece o vardı. Geride kalan her şey soyutlaşmıştı. Kaybedecek bir şeyi yoktu, geri dönüşü kabul edemezdi.

 Karşı karşıya geldiklerinde duraksadı. Tek bir söz etmedi. Gözlerine bakmaktan sakındı. Bir açıklama bekledi. Dakikalarca düşündü. Daha sonra bastırdığı duygular meydana çıktı. Sağ elinde tutmuş olduğu silahı kaldırdı, namluyu ona doğru doğrulttu. Güçlü olması gerektiğini bildiği halde, gözyaşlarına engel olamadı. Kafasını eğdi. Ağlamayı kesmek istedi. Yapamadı. Ağlamaya devam etti. Daha fazla ağladı. Eli titriyordu. Nişan almaktan vazgeçti, silahı yeniden indirdi. Utanıyordu. Duygularına karşı yenilmekten utanıyordu. Bu hareketten sonra kısa bir sessizlik oldu, bu sessizliği bozmak adına ilk konuşan karşısındaki olmuştu; Oğlum…

 Bu kelimeden korkuyordu. İki ucu sivri olan, acımasız bir bıçak. İnkar etmek istiyordu, bağırmak istiyordu. Bütün hazırlığı uçup gitmişti. Dayanamayıp bir çığlık attı. Çaresizlikle dolu bir çığlık. Yenilgiyle tatlandırılmış bir çığlık. Karşısındaki, sinsice gülümsüyordu. Zaferin tadını çıkarıyor gibiydi. Bu sırada Güneş, nazlanır gibi yavaşça doğmaya başladı. Aydınlanan, o sokak değil, yüreğiydi sanki.

 Göz yaşları kuruyana kadar ağladı. Daha sonra kendini şartlandırdı ve kafasını nefretle ona doğru kaldırdı. Üzerinde garip kıyafetler taşıyordu. Uzun ve karışık saçları, yıpranmış yüzüne yapışıyordu. O sırada sıcak rüzgar, ikisinin de yüzünü okşadı. Bu rüzgar, kadının saçlarını savurdu. Sinsice gülüşünün üzerinde gizlenen göz damlaları, artık meydandaydı… Rahatlamış hissetti; yalnız değildi. Kaçmak istedi; çaresizdi.

 Bir kez daha kendini toparladı. Konuşmaya çalıştı. Yaşadığı duygu karmaşası, ses tellerini düğümlemişti. Boğuk bir sesle, yavaş bir şekilde söylemeyi başardı. “Neden?”

 Bu sırada mahkumun gözüne bakabildi. Gözünde pişmanlığın ve yalnızlığın izleri vardı. Ona iki kelimeyi hatırlatıyordu; Acı ve kan…

 Dakikalar boyunca tek bir kelime etmediler. Sözlü bir açıklamaya gerek duymadı çünkü gözleri, ona yılları özetlemeye yetiyordu. Ruhuna bakıyordu. Yıpranmış, eskimiş ruhuna. Kaybolan hislere…. “Acı”

 Paslanmış ruhlu kadın, geriye döndü. Yürümeye yelkendi. Yeniden kaçmasına izin veremezdi. Silahı tekrar ona doğru tuttu. “Dur, hiçbir yere gitmiyorsun.” Kadın, aniden kafasını ona doğru çevirdi. Bu sefer bakışı çok daha farklıydı. Acıyordu. Kendine. Duyduğu pişmanlığın ruhuna verdiği hasar, onu yaşamaktan pes ettirmişti. Bu karşılaşmadan kaçmak istiyordu. Hep kaçtı. Çünkü karşılaşsa yenileceğini, kaybedeceğini biliyordu. Çünkü suçluydu. Artık onu hak etmiyordu. Ebedi işkenceye mahkumdu… “Kan”

 Kadın, yürümeye devam etti. Attığı adımların sesi, kulağında çınlıyordu. Daha fazla dayanamadı ve silahını yeniden ona doğru doğrulttu. Arkasından vuracaktı onu, tıpkı onun yaptığı gibi. Gözleri doldu. Kuruyan gözleri, yeniden akacaktı. Bu gerçekleşmeden önce nişan aldı. Parmağını tetiğin üstüne getirdi, yavaşça. Kendisini hazır hissediyordu. Tetiği çekmeye yelkendi. Her saniye kararlığı artıyordu…

“Oğlum”

 Silahı elinden düşürdü. Yere çömeldi ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Yapamadı, yapamazdı. Kafasını bir daha kaldırdığında, kadın yoktu. Güneş, buz tutmuş yüreğini ısıtmaya başlamıştı. Silahını sırt çantasına koydu ve toparlanmaya çalıştı. Yürümeye başladı. Geldiği yere doğru. Hatırladıkça kendini kaybediyordu. Onu hiç bulmamış olmayı istedi. Hiç görüşmemiş olmayı. Mağlubiyetini kabul etmedi. Gerçekten kaçtı, tıpkı onun yaptığı gibi…

2 ay önce gönderdi

Duvardaki “Ö”

Okuldan geleli saatler olmuştu. Eve uyum sağlamış bir şekilde, bir yandan internette geziniyor, bir yandan babaannem ile konuşuyordum. Kolamı acele etmeden, yavaşça yudumlamanın keyfini yaşıyordum. Sorunlarımı arkada bırakmış, özgür dakikaların zevkini çıkarıyordum adeta. Ta ki, yukarıya bakıp, hayatımın en büyük korkularından biriyle karşılaşana dek.

Ona baktığımda hareketsizce orada duruyordu. Normal değildi, diğerleri gibi değildi. Kendisini bu gün için hazırlamış, geliştirmişti belli ki. Fiziksel olarak da farklıydı diğerlerinden, olması gerektiğinden daha büyüktü. Birkaç dakika bakıştık onunla. Gözlerim ile anlaşmaya çalıştım, ancak keskin gözlerim, bunun için yeterli olmadı. Anladığım tek şey, onunla bir geçmiş yaşadığımızdı. Yavaşça tavana doğru ilerlediğini görünce, tüm ruhumu saran panik, mantıklı düşünmem için adeta bir barikat haline geldi.

Yürüyordu. Emin adımlarla, yavaş yavaş. Ona son bir kez baktım, o da duraksadı, ve bana çok içten bir bakış attı. O anda anladım ki, artık bütün hislerimiz ölmüştü. Onun gözlerinde eski duyguları göremiyordum artık. Eski o gitmiş, yerine intikam peşinde koşan bir yamyam gelmiş gibiydi. Tekrar harekete geçti. Ona olan “Dur! Yapma!” çağrılarımı önemsemiyor, yolunda ilerliyordu, arkasına dahi bakmadan. Yaklaşan tehlike, “Geliyorum, hazır ol bre!” diye bağırıyordu bana. Ancak kaçamazdım. Bunun için hazırdı, belli ki. Ayrılamazdım ondan. Kalkamazdım yerimden, daha erken vakitti her şeyi arkada bırakmak için.

Korktuğumu yapmadı. Tavana çıkmadı lakin bana doğru yaklaşmaya başladı. Hemen yanımdaki duvarın sonundaydı ama, gerektiğinden fazla korkuttu beni, ne yapmam gerektiğini bilmiyor, korkuma yeniliyordum her geçen saniye. Aldığım her nefes, bana değersiz geliyordu artık zira biraz sonra hayatımın sonu ile karşılaşacaktım. Olduğu yerde durdu ve bana alaycı bir bakış attı. Bu bakış, benim limitimi aşmama neden oldu. Koşarak elime gelen ilk aleti aldım, olay yerine yeniden geldim. Ona doğru baktım, gülümsedim. Zira ikimiz de biliyorduk ki, daha önce de yaşanmıştı bu sahne. Ve önceki sefer, galip gelen taraf ben olmuştum. Ancak kararlılığından vazgeçmiyordu, gözünü dahi kırpmıyordu o. Belli ki kendine çok güveniyordu. Bu, benim şevkimi kırmak için gerekenden fazlasıydı.

Elimdeki araç ile isabet almaya çalıştım. Gözümün tekini kıstım ve açık gözüm ile onu dikkatlice izlemeye başladım. Hareket etmeyeceği belliydi, çok güveniyordu kendine. Bir daha aynı hamlede bulunamayacaktım, o yüzden çok iyi odaklanmam gerekiyordu, ama yapamıyordum işte. Hatıralarımız geliyordu aklıma hep, yapamıyordum. Sonunda kendimi ikna ettim ve ona doğru bir atışta bulundum. Iskaladım. Bu ıskalamanın ardından, bir daha baktı bana, güldü, alaycı bir şekilde. Zevk alıyordu bundan, beni peşinde koşturmasından, belliydi bu. Bu, beni daha çok sinirlendirdi ve onunla savaşmak için başka aletler aramaya başlamama vesile oldu bu sinir.

Birkaç şey daha fırlattım lakin hepsini ıskaladım. Ona son kez acınacak gözlerle baktım. Soğuk kanlılığı ve kendine olan güveni, beni benden aldı. Onu oraya sıkıştırmak için büyük bir şey aldım elime. Sıkıştırdım onu oraya, kıpırdayamayacak hale geldi kısa zamanda. Ancak uyguladığım kuvveti geri alınca, bilgisayar masamın üzerine saklandı çabucak. Kaybetmeyi aklından bile geçirmiyordu. Her olayı planlamış, her şey için başka bir planı vardı, belli ki. Ama ben bu fırsatı kaçıramazdım. Çeşitli kimyasallar ile onu, saklandığı yerde yok etmeye çalıştım. Başarılı olduğumu zannettim. Oturdum ve bir “Oh!” çektim kendi kendime. Yaşadığım aksiyondan sonra, biraz vicdan azabı duyuyordum, itiraf ediyorum. Çok şey yaşamıştık onunla, bir geçmişimiz vardı bizim. Ama bana kafa tutan oydu. İntikam peşinde koşan, ve sonunda cezalandırılan, ondan başkası değildi. Ben, bunları düşünürken, gözüm, biraz sağa kayınca gördüğüm manzara, daha önce yaşadığım paniğin katlarını yaşamama neden oldu.

Beni izliyordu. Biraz önce sıkıştırmıştım onu, bacaklarını kullanamayacak hale gelmişti oysa. Bir şekilde iyileşmişti işte, hazırlıklarını harika bir şekilde yapmış, bugünün hakkını veriyordu. Uzun uzun bakıştık. Bir an gözlerini kapattı ve düşündü. Daha sonra yukarıya doğru hareket etmeye başladı. Korkmuyordum ancak, bu savaşı ikimizden birinin kaybedecek olması, beni çok üzüyordu. O da benim açımdan bakınca üzülmeye başlamıştı, gözlerinden belliydi. Üzüntümü dile döktüm, mağlubiyetin, ilişkimize, geçmişimize saygısızlık olacağını söyledim. Gülümsedi. Bana son ve kısa bir bakış attı. Ardından kendini aşağıya bıraktı. Hızla yere düştü, bağırdım, “Hayır!” ama artık her şey yaşanmış ve bitmişti. Aşağıya baktığımda göremedim onu, yaşıyordu, kıymetli hayatına sahip çıkıyordu, ama beni bırakmıştı.

İntikamının yanında, hatıralarımızdan da vazgeçmişti belli ki. Babaanneme sordum; “Tekrar gelir mi? Burada mıdır o?” diye. Onun cevabı ise, son noktayı koydu hikayemize. “Nereden geldiyse, oradan gitmiştir. Nasıl geldiyse, öyle gidecektir.”

Özleyeceğim seni. Bir gün bir daha gel, hatıralarımızı konuşalım. Amansız hasımlığımızı tartışalım. Ha, intikamına gelecek olursak, sen kazandın. İstediğini başardın. Pişmanlık duyuyorum. Affet beni, olur mu? Affet beni, pişmanım…

4 ay önce gönderdi
4 ay önce gönderdi
4 ay önce gönderdi

(Kaynak: breakingwho)

4 ay önce gönderdi
iyiydiklan:

tahamahatta:

that word is UURCAN.

i need a girlfriend
*yabancıya çalış*

iyiydiklan:

tahamahatta:

that word is UURCAN.

i need a girlfriend

*yabancıya çalış*

(Kaynak: gamsaid)

5 ay önce gönderdi

Değişen “ben”

Son birkaç haftayı, hatta son bir ayı ele alırsak kendimde olan değişimlere şahsen inanmakta güçlük çekiyorum. Anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Uzunca yazmak da istemiyorum ya, neyse.

Düşünce tarzım, davranışlarım, düzenliliğim, dürüstlüğüm, kişiliğim. Her şeyim, bir ayda bayağı bir değişti. Ergenliğin seviye atlamasıdır belki. Bilmiyorum doğrusu. Her okul bitiminden sonra kendimi çok geliştiririm ve okul başladığında bir önceki sene ile kendimi karşılaştırırım. Ama bu sefer, senin başlangıcından şimdiye olan değişimim bile bayağı göze batıyor.

Öncelikle, eski ne yaptığını bilmen, anında pes eden, yalanlarla yaşayan ve neredeyse bir amacı olmayan Sefercan’ı tamamen öldürmüş bulunmaktayım. Ne yaptığımı, sebeplerini, nedenlerini düşünmeye özen gösteriyorum. Hayallerim var, peşinde olduğum işlerim var. Dürüstlüğüm ve güvenilirliğim ile anılıyorum. Birde, “pes” isimli yabani ot bahçemden temizlendi artık.

Artık gayet narin, ince ve kibar davranışlara da öncelik gösteriyorum. Kendimi şartlandırdığım için okulda kabaca istesem bile konuşamıyorum. Kendimi bile kandırıyorum. Hayır, bu kandırmak değil. Bu benim yeni kişiliğim. Birde, bu narinlik benim şöhretim içinde gayet etkili oluyor. Şöhret ise benim egomu tatmin ediyor.

Egodan bahsetmişken, bu sene oldukça fazla ego kaynağımın olması çok olumlu etkiliyor beni. En başta çevrenin zıttı olan kibarlık, ardından alışılmadık üslup beni üstlere çekiyor. Daha sonra ise ileri seviyede İngilizce, derslerde olan aşırı ilgi, güvenilirlik, sakinlik gibi davranışlarım da takip ediyor üslubumu.

Derslere gelince. Bu sene, özellikle son haftalarda bende bir hastalık oluşmaya başladı. Derste not tutma ve derste akıcılığın mükemmelleşmesi. Üç-dört tane istisna dersler haricinde kalan tüm derslerimde en başta gelen, en yukarıda olan durumuna geçmek, beni çok gururlandırıyor.

Coğrafya öğretmeninin 30 kişinin arasında bana gelip “derslerin nasıl, nasıl gidiyor?” gibi sorular sorması, Matematik öğretmeni, sınıf öğretmenimizden dürüst, güvenilir bir öğrenci aradığını söyleyince referans olarak söylenen ilk ismin Sefercan olması, sözlülerimin, sınavlarımın çoğu derste en yukarıda olması, en çalışan öğrenci olarak gösterilmem (hiç çalışmadığım halde) Sefercan’ın değiştiğini gösteriyor.

Bu metni yazmamın amacı aslında eski ila yeni Sefercan hakkında kendimi tamamen bilinçlendirmekti ama uzattıkça ego tatminine dönüşeceğinden korkuyorum. O yüzden bırakıyorum burada. Şu günlerde düşüncem, değişen Sefercan ile benim eski halime alışık olan, çok değerli Semra öğretmenime görünmek. Ama cesaretimi toplayamıyorum. Umarım, yakında gururlu bir şekilde onların karşısına çıkma cesareti bulurum. Düşündüğüm gibi,  utanç içinde ve pişman değil de, ne yaptığını bilen, gurur duyan bir Sefercan. Umarım

5 ay önce gönderdi
Daima doğru olanı yapın. Bu bazılarını sevindirir, geri kalanları ise şaşırtır.
Mark Twain
5 ay önce gönderdi
6 ay önce gönderdi